Müdahale, kontrol, koruma

Sanırım artık, 2008 finansal krizi ile birlikte liberal ekonominin sonuna gelindiğini konusunda hem fikiriz. Mevcut ekonomik durum özellikle bankacılık ve finans sektöründe kamunun özel sektöre müdahalesini kaçınılmaz hale getirmiş durumdaydı; bu şekilde de gelişti. Bugünlerde toz duman durulduktan sonra müdahalelere itiraz edenler duyulmaya başlandıysa da o günlerde dev bankaların batması engellendiğinde kimsenin sesi çıkmıyordu. Türkiye aynı olayları 2001’de yaşadığı için ilk perde bize gayet tanıdık geldi. İlk perdenin sonu belli ki kontrol ile devam edecek; bizdeki BDDK gibi kurumların özel sektörü denetim altına alması ve yanlışlıkların / usulsüzlüklerin kamuyu etkilememesi için çaba harcayacak.
 
Şimdilerde özellikle Avrupa ve kısmen de Amerika’da ikinci perde sahneye konmaya başladı. Dünyanın ihracat şampiyonları ülkelerarası serbest pazarlardan ve ticaretin özgürleştirilmesinden dem vururken ülkelerindeki endüstri ve finans piyasalarını korumak için korumacılık uygulamalarını devreye alıyorlar. Almanya şansölyesi (pratikte başbakan) özel sektöre ait Opel’in mülkiyetinin GM’den Fiat’a geçişi ile ilgili kurallar koyuyor; en azından medyaya yansıyan bu. Yani başbakan Opel’in kime satılabileceğine veya Opel’in nasıl çalışacağına dair yasanın belirttiğinin üzerinde şartlar belirtebiliyor, doğrudan müdahil olabiliyor. İşte serbest pazar ekonomisinin gerçekten bittiği gündür.
 
Bundan sonrası nasıl yürüyecek? İşlerini kaybetme tehdidi ile karşı karşıya olanlar için piyasanın öz dengesini sağlaması kısa vadede bir şey ifade etmeyecektir. Pazardaki ekmek, serbest pazardan daha kıymetli olacak haliyle. Kamunun lehine bile olsa, yasanın belirttiğinin üzerinde yapılan müdahalelerin meşrulaşması politikacıların büyük ekonomik yaptırım gücüne kavuşmasına neden olacaktır. Bu da uzun zamandır gelişmekte olduğunu iddia ettiğim, bölgenin "tek adam yönetimlerine" doğru gidişatının batıyı da kapsayacak şekilde genişlemesine yol açacaktır.
 
Bölgemize baktığınız zaman, buralardaki ülkelerin bir kısmının oligarşi bir kısmının ise cumhuriyet görünümlü diktalarca yönetildiğini görürsünüz. Diğer bir kısım ise, kör topal bile olsa demokrasiyle yönetilmektedir. En azından düzenli ve oldukça bağımsız gibi gözüken seçimler yapılmakta ve iktidar el değiştirmektedir. Ya da yakın zamanlara kadar böyleydi. Son dönemde izlenen bir ortak desen, yeni lider tipinin iktidarı terk etmemekte olduğunu gösteriyor. Aynı liderlerin ortak özellikleri arasında, geniş halk kitlelerine iş ve aş ümidi verme, uluslararası düzene meydan okuyarak milli gururu okşama, parti üstü bir statü, parti kurmayları yerine kişisel ekipleriyle yönetim, çok büyük kişisel servet ve/veya çok büyük özel servetin yönetimi gibi noktalar bulunuyor. Demoktarik seçimlerle işbaşına gelmiş bu liderlere ve gelişimlerine baktıkça orjinal niyetlerini bu olmasa bile bu liderlerin yavaş yavaş "demokratik diktatör"lere dönüşmekte olduğunu korkuyla izliyorum.
 
Dikkatli baktıkça aynı desenin Avrupa’ya yayıldığını görmek mümkün. Finansal krizin Avrupa demokrasisini yok etmek için sağladığı fırsatları kullanan liderler, aynı zamanda ulusların geleceğini de baltalıyor. Umarım ülkeler müteakip seçimlerde iktidarların el değiştirmesini sağlayacak gücü ve sağduyuyu bulabilir ve gerçek demokrasinin devamı sağlanır.
Bu yazı Haberler ve politika içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s